
Bebek’le Kuruçeşme arasında yer alır. İlkçağda adı Hestai idi. Bizans döneminde Promotu ve Anaplus olarak da bilinirdi. Boğaziçi’ndeki önemli ibadet yerlerinden biri olan Ayios Mihael Kilisesi buradaydı. Konstantinos tarafından yaptırıldığı söylenen bu kilisede Başmelek Mihael’in mozaik bir ikonası saklanıyordu. Büyüklü küçüklü çok sayıda kilise ve ayazmanın yapılmasından sonra ve büyük olasılıkla Ayios Mihael Kilisesi’nin varlığı yüzünden, bölgeye Melekler Köyü dendiği anlaşılmaktadır. Kaynaklarda adı geçen Mihaleion bölgesinin, Karadeniz’den Marmara’ya Boğaz akıntısının en kuvvetli olduğu bugünkü Arnavutköy ile Akıntı burnu arasında bulunduğu sanılmaktadır. Osmanlı döneminde Rumlarca Megali Revmatu ( Büyük Akıntı) olarak a anılırdı. Köyün Arnavutköy adını hangi nedenle ve ne zaman aldığı kesinlikle bilinmemektedir. Bir rivayete göre, II. Mehmet (Fatih) Arnavutluk’a egemen olmasından sonra yöreden getirilen Arnavutları bu semte yerleştirmiştir. Bir Arnavut cemaatinin, o zamanlar bakımsız, harap ve yarı metruk olan bu sahile yerleştirilmesinin tarihi olarak 1468 verilmektedir. 1540’larda İstanbul’a gelmiş olan Petrus Gyllius, bu civarın üzüm bağlarıyla kaplı olduğunu yazarken bölgenin adını Arnavutköy olarak anmaz. Buna karşılık 1568’de bostancı başıya hüküm ki, Arnavutköy bağları hassa-i hümayunum için koru iken bazı kimseler anda şikar ettikleri işitilmiştir...” denmekte ve halkın buralarda avlanmasının yasaklanması istenmektedir. Bu fermandan anlaşıldığına göre 1568’de bölgenin adı artık Arnavutköy’dür.1715’te ölmüş olan şair Fenni, Boğaziçi köyleri üzerine yazdığı Sahilname’de, eskiden hamam tellaklarının ekseriye Arnavut olduğunu hatırlatarak, burası için “Takılub ardına al ile rakib-i napak / Arnavud karyiesine gitmiş o şuh-i dellak” beytini söylemiştir. Arnavutköy’ün daha 16.yy’da İstanbul’un en ünlü mesirelerinden olduğu; bağları bahçeleri bulunduğu; tepelerdeki koruların Sultan’ın hasları olduğu; nüfusunun 19.yy’ın ortalarına kadar Rum ve Musevilerden meydana geldiği; uzun süreler bakımlı, güzel, canlı bir Rum köyü olarak kaldığı bilinmektedir. Evliya Çelebi 17.yy ortalarında burada, köyün sahile yakın bölgesinde1.000 kadar bağlı bahçeli mamur Rum ve Musevi hanesi olduğunu; cami, mescit. İmaret bulunmadığını, sadece küçük bir hamama rastlandığını; “ Ekmeğinin ve peksimedin beyaz,Yahudilerin sahip-i zevk ve ehl-i saz, Rum hristiyanlarının kavm-i laz, cemaat-i müslimin gayet a z” olduğunu yazar. İnciciyan, 18.yy’da köy halkının tümüyle Rum olduğunu kaydeder. 1768’de tamamlanan Hadikatü’lcevami, Arnavurtköy’den söz ederken “Kariye-i mezburede cami ve mescid olmadığından Bebeğe geçilmiştir” der. III. Selim’in tahta çıktığı ilk yıllardaki (1790’lar) bir bostancı başı defterinde Kuruçeşme’den Akıntı burnu’na doğru binalar sayılırken “ Tarandabol tercümanı Yenaki zimminin yalısı, yanındaEfrak Voyvodası Mihalaki Beyi’in yanında Sakızlı Dimitli, yanında Hanım Sultan’ın yalısı, altı göz kayıkhanesi, altı adet-dükkanları,yanında Arnavurtköy iskelesi, yanında Andonaki’nin yalısı, yanında Yorgaki’nin,yanında Kostantaki’nin diye giden listeden de anlaşıldığına göre, sahil boyu o dönemlerde İstanbul’un varlıklı ve nüfuzlu Rumlarının, özellikle de Bizans ailelerinin devamlı olan ve Osmanlı Devleti’nde yüzyıllar boyunca tercümanlıkla görevlendirilmiş Fenerli Rum Beylerinin, voyvodalarının yalılarıyla kaplıdır. Sıralanan yalılar arasında sadece birinin “Sultan Hanım’ın yalısı” olarak geçmesi ilgi çekicidir. 1821’de Mora’da patlak veren ve Orta Yunanistan’la Girit’e sıçrayan ayaklanmadan sonra, Rum aristokrasisinin yalıları, konakları müsadere edilerek Musevilere satılmıştır. 18.yy sonları 19.yy başlarından itibaren,hanedanın sultan kızı veya kardeşi iktidar sahibi kadın üyelerinin de, öteden beri kendilerine ayrılmış olan Ortaköy – Kuruçeşme sahilinin kalabalıklaşması üzerine Arnavutköy Akıntı burnu arasında ve Akıntı burnu’dan Bebek’e doğru sahil saraylar inşa ettirmeye başladıkları anlaşılmaktadır. 7808’de tahta çıkan II. Mahmut dönemindeki bir bostancı başı defterinde, Arnavutköy sahilindeki yalılar bu defa şöyle sıralanmaktadır: Beyhan Sultan’ın ma-ı Lezizi çeşmesi ile sahil sarayı, Halil Paşa zade Nuri Paşa’nın yalısı Arif Molla Yalısı, Biniş-i Hümayuna mahsus Mehmet Paşa Kasrı, Hekimbaşı Necip Efendi, Haznedar başı Şakir Ağa,Sadrazam Selim Paşa, Dürrizade Abdullah Molla vb yalıları. Aynı dönemde, II. Mahmut tarafından Arnavutköy’e 1832’de bir cami, bir karakol ve kışla yaptırılmıştır. Arnavutköy’de 18.ve19.yy’larda çıkan büyük yangınlarda,yukarıda bazıları sıralanan yalılar yamaçlardaki ve vadideki köşkler hemen hemen tümüyle yanmış; sahil haneler ve sahil saraylarla birlikte, köy içlerindeki mahalleler de kül olmuştur. Örneğin 1797’deki yangında Akıntı burnundaki Hasan Halife Bahçesiyle birlikte yakınındaki bir yalı ( muhtemelen III. Mustafa’nın kızı Beyhan Sultan’ın 19.yy başında inşa ettirdiği Beyhan Sultan Sahil sarayı, daha sonraki adıyla Said Paşa Yalısı), onun üstündeki setlerde bulunan Sadrazam İzzet Paşa’nın yaptırdığı Biniş Köşkü (Vezir Köşkü, Boyalı Köşk), sadrazamın kendi yalısı ve Mektupçu İbrahim Efendi yalısı da yanmıştır. 1883’te iskele başında 18 evin, 1887’de 264 evin, 1908’de 109 evin yandığı kaydolunmuştur;1887 yangınından sonra Yahudilerin büyük kısmı köyü terk etmiş, onların yerine müslümanlar yerleşmeye başlamıştır. I. Dünya Savaşı arifesinde 1914’te Şirket-i Hayriye’nin yayınladığı Boğaziçi Salnamesi’nde Arnavutköy’de 493 Müslüman, 5.973 Rum, 342 Ermeni, 32 Musevi ve 642 ecnebinin yaşadığı kaydolunmakta, günlük vapur yolcusu sayısı 1.550 olarak hesaplanmaktadır. Arnavutköy öteden beri canlı bir ticaret hayatına sahip görünmektedir. Daha Evliya Çelebi zamanında çok sayıda dükkan olduğu, bağlarının bahçelerinin Kanuni döneminden itibaren büyük ün kazandığı, burada büyük panayırlar kurulduğu bilinmektedir. Kaynaklarda panayır geleneğinin eskilere gittiği, 18.yy’da “panayır akçesi” alınmaya başlandığı, panayırların 1940’lara kadar sürdüğü nakledilmekte: aynı zamanda Arnavutköy’ün öteden beri bir eğlence ve zevk merkezi olduğu vurgulanmaktadır. Akıntı burnu’nun, yazın en sıcak günlerinde bile tatlı esintili havası, köyün sırtlarındaki bağlan ve bahçeler, buraya mesire olarak her dönem ün kazandırırken, gazinoları, sandal sefaları özellikle panayır döneminde çalgılı, kasap havalı, sazlı ,sözlü alemleri de meşhurdu, Ortadoks kilisesinde İsa’nın vaftizine remiz olarak haçın suya atılması yortusu, Arnavutköy’de 20.yy’ın başına kadar geleneksel biçimde kutlamaya devam etmiş, denize haç akma törenine izleyen çalgılı, içkili gazino alemleri rağbet bulmuştu. M.S. Çapanoğlu, Arnavutköy’ün bu havasını “Arnavutköy’ün ıstakozuyla çileği pek meşhur olduğu için Beyoğlu’nda akşamdan kalan rakıcılar, umumi evlerde sızıp kalanlar,, çalgılı gazinolarda geç vakte kadar kafayı bulanlarda adamakıllı kafayı bulmayanlar, deniz havası almak, yarım kalan eğlencelerini tamamlamak ve ıstakoz yiyip çilekle rakı içmek için arabalarla sonraları otomobille –buraya gelirler, sabahın mahmur sisleri denizin denizin üstünden sıyrılmadan demlenmeye başlardı” diye anlatır. O zamanlar Arnavutköy’e bu canlı eğlence hayatı yüzünden Küçük Beyoğlu da denirdi. Arnavutköy’ü semt olarak kuzeyde sınırlayan Akıntı burnu, İstanbul Boğazı’nda akıntının en şiddetli olduğu yerdi. Eskiden kötü havalarda çok tehlikeli sayılan bu sahilde, kayıklar kimi zaman yedekçiler tarafından halatla sahilden çekilir, kimi zamanda yolcular burada kayıklardan inerek yollarına karadan devam ederlerdi. Hatta 16.yy’da akıntıya karşı yüzemeyen çağonoz sürülerinin de burada karaya çıktıkları, akıntının sonuna kadar yürüdükleri, sonra yeniden denize döndükleri söylencesi yaygındı. Bu kabuklu deniz hayvanlarının rıhtımda bıraktıkları izlerin 18. yy’da hala belirgin olduğu yolundaki iddia bu söylencenin bir parçası olmuştu. Ayazmalar,bağlar,bahçeler,koruluklar arasındaki köşkleri, sahil boyunca dizilen sahil haneleri, sahil sarayları, yalıları ile Arnavutköy’ün çehresi günümüzde tümüyle değişmiş bulunuyor. Ortaköy’den Arnavutköy’e uzanan yol dar olduğu ve ihtiyaca cevap veremez hale geldiği için, önce deniz tarafındaki binaların büyük bölümü yıkıldı ve tramvayın geçtiği yol sahil yolu haline getirildi. Bu sırada ahşap binalar yıkılarak yerlerine beton binalar yaptırılmasına da başlandı. Bir dönem yangınlar, daha yakın dönemde yapılaşma ve betonlaşma semtin görünümünü hızla değiştirdi.1960 ‘lardan sonra sahil yoluna ve vadi boyuna apartmanlar dikilmeye başlandı 1980 sonrasında, sahil yolunun genişletilmesi sırasında halen var olan yalıların önünden, denizin içinden “ kazıklı yol” geçirildi. Yapılaşma daha da hızlandı, arsa ve bina fiyatları arttı. Halen semt, çok sayıda lüks restoran, gazino. Gece kulübü, bar ve modern kahvelerle Boğaz’ın canlı bir yaşam ve eğlence merkezi görünümündedir. Kaynak; S Eyice, Boğaziçi, s.25 –28;R.E Koçu, “Arnavutköy”, İSTA, II.,s1039 –1041, Evliya Çelebi, Seyahatname , ty, s. 314; Boaziçi; Kömürçiyan, İstanbul Tarihi, s.41,219,259; İnciciyan, İstanbul, s. 115 –116; “Arnavutköy”, İKSA,II, S 782,783.